“Hakkımda verilen açığa alma kararını tanımıyorum. İşimi istiyorum.

Selçuk Üniveritesinin hakkımda verdiği açığa alma kararına karşı, bu karar geri çekilene, görevime dönene kadar sürecek bir oturma eylemine başlayacaktım bugün. Ankara’da Yüksel Caddesinde oturma eylemine başlamak üzere basın açıklaması yapmak için toplandık. Polislerin anıtın önünde beklememize bile tahammülleri yoktu. Bir kadının tek başına yapacağı bir eylem için yüzden fazla çevik kuvvet polisi getirmişler. Acizlik değil de ne bu? Ne pankart açabildik ne açıklamayı okumaya başlayabildim. “Açığa alınmış bir akademisyenim” dememle saldırmaları bir oldu. Etrafta yaklaşık yirmi kişi vardı, beşimizi gözaltına aldılar. Akşam emniyetten bırakıldık.

Reklamlar

DİRENİŞİN TALEPLERİ

Açlık Grevi Hakkında

Direniş her geçen gün büyümüştür. Nuriye Gülmen’in yakmış olduğu ateş etrafında toplanan emekçilerin sayısı artmıştır. Nuriye ve Semih’in açlık grevi direnişini ve diğer emekçilerin mücadelelerini http://direniyoruz.net/ adlı websitesinden anlatmaya devam edeceğiz. Direnişle kalın…

Yurtdışında Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ses olmak için https://hungryforourjobs.wordpress.com/ adlı websiteyi olabildiğince yaygınlaştıralım

KEYFİ VE HUKUKSUZ BİR ŞEKİLDE AÇIĞA ALINDIM. İŞİMİ İSTİYORUM!

1-OHAL kaldırılsın.

2- İşten atılan ve açığa alınan devrimci demokrat kamu emekçileri işe iade edilsin.

3-Keyfi ve hukuksuz işten atmalara son verilsin.

4-13 bin ÖYP’li araştırma görevlisinin kadro güvencesi geri verilsin.

5-İş güvencesi olmadan bilim yapılamaz, tüm eğitim ve bilim emekçileri için iş güvencesi istiyoruz.

Açlık grevi ilanıdır.

Basın Açıklamasına ve Direnişe Çağrı

Basın Açıklamasına Çağrı

Hakkımda verilen görevden uzaklaştırma kararının kaldırılması talebiyle oturma eylemine başlıyorum. Tüm kamu emekçilerini sadece bana destek olmak için değil, kendi haklarına sahip çıkmak için oturma eylemine davet ediyorum. Oturma eylemi her gün saat 08:00 ile akşam 19:00 arasında devam edecektir. Eylemden önce yapacağım basın açıklamasına kamu emekçilerinin, akademisyenlerin hak mücadelesine destek olmak isteyen tüm dostlarımızı beklerim.

Türkiye halklarına saygı, sevgi ve bağlılıkla.

Nuriye Gülmen

Basın Açıklaması

Tarih: 9 Kasım 2016

Yer: Yüksel Caddesi (Ankara)

Saat: 12:30

Direnişe Çağrı: Yeni Hikâyeler Yaratma Sırası Bizde

Takvimler henüz 2014 yılını gösteriyordu. “Kamu Emekçilerinin İş Güvencesi” konulu bir kurultayda, bir devrimci avukat konuşuyordu: “Faşizm öyle bir geliyor ki arkadaşlar, ‘kenarda durayım’, ‘fazla ortalıkta görünmeyeyim’ deme zamanı geçti. Eğer mücadeleyi büyütmezsek hepimizi ezip geçecek.” Ve ekliyordu: “Bu iktidarın seçimle gideceğini düşünenler varsa, derhal bu düşüncelerinden vazgeçsinler. Çünkü AKP iktidarı, iktidardan düşmemek için her şeyi yapacak”. O zaman için iddialı bir öngörüydü. Henüz 7 Haziran seçimleri yapılmamış, IŞİD katliamlarını ülkenin dört bir yanına yaymamıştı.

Kasım ayları, içinde doğduğum günü idrak ettiğim ay olması dolayısıyla benim için ayrıca önemlidir. Yaşım, doğum günümü heyecanla bekleyecek kadar küçük değil ama geçen bir yılın muhasebesini yapmaya ve gelecek yılda beni nelerin beklediğini düşünmeye yetecek kadar “ortalama” bir yaştayım. 2014 yılının Kasım ayında, araştırma görevlisi olarak çalıştığım üniversiteden atılma tehlikesiyle karşı karşıyaydım. Sözleşmemin yenilenmemesi gündemdeydi. Doğum günümden bir gün sonra sözleşmemin yenilendiğini öğrendim. Artık 2015 yılına dair beklentilerimin arasında, akademik çalışmalarıma ve işime devam etmek de vardı. Sözleşme badiresini atlatmış, tezimi tamamlama ve doktoraya başlama aşamasına geçmiştim. Akademik açıdan zorlu bir yıl beni bekliyordu. Faşizm ise her zamanki gibiydi. Öyle kamu emekçilerini filan ezip geçeceğe benzemiyordu!

2015 yılı beklentiyle hayatın gerçekleri arasındaki uçurumu derinden tecrübe ettiğim bir yıl oldu. Yüksek lisans tezimi tamamlamış ama “öğrenim süremin dolması” gerekçesiyle tezimi savunamadan işimden atılmıştım. Berkin Elvan’ın katillerinin yargılanması için katıldığım eylemler gerekçe gösterilerek şafak baskınıyla evimden alındım. Beni sahiplenmek için emniyet önünde yapılan basın açıklamasına katıldığı için arkadaşım Hatice Yüksel de öğretmenlik görevinden açığa alındı. Ben serbest kalmıştım, Hatice ise “serbest bırakılmamı” talep ettiği için görevinden uzaklaştırılmıştı. Gündemde 7 Haziran seçimleri vardı. Eskişehir’in göbeğinde bir öğretmen “Basın açıklamasına katılmak suç değildir! İşimi ve öğrencilerimi istiyorum” diyerek bir çadır açtı. Tam bir ay sonra çadırı valilik önüne taşıyacaktı ki, kazandık. Hem basın açıklamasına katılma hakkımızı hem de Hatice’nin çalışma hakkını. Zaferi sevinç göz yaşları ve gururla karşıladık. 2015’in “iyi ki” dediğimiz günlerindeydik. Sonra seçimler oldu, bitti. AKP iktidarı gitmedi, faşizmin saldırıları dinmedi.

İşime dönmek için iki dava açmıştım. Bir yandan Eskişehir Osmangazi Üniversitesine ve YÖK’e işime dönme talebimi dile getiren imzalar topluyor, basın açıklamaları yapıyordum. Sonra Suruç oldu. İnsanlığın aydınlık yüzü onlarca genç insan güpegündüz, bir basın açıklaması yaparken katledildi. 10 Ekim’de insan parçalarının yerlerden toplandığı bir katliam daha yaşandı, bu kez Ankara’da. Öğretmeninden işçisine, çocuğundan yaşlısına 101 insanımızı toprağa verdik.  Eğer acının tanımı yapılabilseydi, o gün insan parçalarına basmamaya çalışarak yaralılara yardım edenler, hastane önlerinde bekleyen, evlatlarını teşhis etmeye çalışan aileler yapabilirdi bunu. Acımıza ve öfkemize eklenmeye devam etti canlarımız. Dilek’i vurdular. Ana babasının gözleri önünde. Sonra onu nasıl vurduklarını izledik. Faşizm, nasıl bir şey olduğunu daha yüksek perdeden anlatıyordu.

2015 yılının sonlarına doğru üniversiteye açığım ilk dava görüldü. Davayı kazandık ama üniversite işe başlatılmam için ikinci davayı bekletiyordu. Bir Kasım ayı daha geçti. Bu kez benim açımdan beklentiyle gerçek arasındaki fark epey azalmıştı. Sadece benim açımdan değil, AKP iktidarının seçimle dizginleneceğini düşünen sosyalistler açısından da gerçek daha görünür olmaya başladı. İktidar savaş çıkarma pahasına “ben gitmiyorum” diyordu. 1 Kasım seçimlerinde, sandıktan AKP çıkmıştı. Kürt illerinde yürütülen savaş aylarca sürdü. Taybet Ana’nın vurulduğu yerde 7 gün bekletilen ölü bedeni, bodrumlarda yakılarak katledilen insanlar… Vatanlarını terk etmedikleri için öldürülen insanlardan geriye teslim olmamalarının verdiği umut kaldı.

2016’da işime dönecektim. Ama kamu emekçilerinin iş güvencesine yönelik saldırılar artmıştı. Artık fiili olarak iş güvencemiz elimizden alınıyordu. Sayıları on bini aşan kamu emekçisi katıldıkları sendikal eylemlerden dolayı soruşturma geçiriyor, bir kısmı sürgün ediliyordu. İşten atmalar devam ediyordu. Kürt illerinde yapılan katliamlara karşı “bu suça ortak olmayacağız” diyen akademisyenler işlerinden atılıyor, soruşturma geçiriyor, hala çalışanlar ise baskı ve yıldırma uygulamalarıyla iş yapamaz duruma getiriliyordu. Bir yandan 657 sayılı devlet memurları kanununun değiştirileceği yüksek sesle söyleniyordu.

Bu arada ikinci davayı da kazandım, işime dönmemin önünde hiçbir engel kalmamıştı. YÖK kadromu açtı ve asıl üniversitem olan Selçuk Üniversitesine gönderdi. Selçuk, ÖYP Üniversitem olan Eskişehir Osmangazi Üniversitesine. ESOGÜ yeniden Selçuk’a. Bu işlemler aylar sürdü. YÖK izledi. Dilekçe üstüne dilekçe verdim. Davayı kazanmamın üzerinden 4 ay geçmiş olmasına rağmen kadromun oradan oraya naklinden dolayı işime hala başlatılmamıştım. Nihayetinde Selçuk Üniversitesinde göreve başladım. Ama o arada Gülen Cemaati darbe yapmaya teşebbüs etti. İktidar ortakları arasındaki çelişki artık patlama noktasına ulaşmıştı, patladı. Darbe girişimi başarısız oldu, ama “atlattık” diyemedik. Çünkü televizyonda, “bu bize Allah’ın bir lütfudur” diyen Tayyip Erdoğan’ı izliyorduk. Daha büyük bir darbe, yükselerek geldi. KHK’larla insanlar bir gecede, hiçbir gerekçe gösterilmeden işlerinden atılmaya başladı. 10 bini aşkın Eğitim-Sen’li öğretmen açığa alındı. Toplamda bin dört yüzü aşkın KESK’li kamu emekçisi kamudan ihraç edildi. Ben de göreve başlamamdan bir gün sonra açığa alınanlar kervanına katıldım. AKP iktidarının 11 yıllık ortağına sonradan taktığı iğreti tanımlamayla söylersem, FETÖ/PDY ile ilişkili olma şüphesiyle bir soruşturma geçiriyorum. Bana Fethulah Gülen’le görüşüp görüşmediğim, halk arasında bilinen adıyla “cemaat”e sempati duyup duymadığım gibi akla ziyan sorular sordular. Bir romanda geçse yazarın abarttığını düşünür, bu kadar da olmaz, derdik. Ama oldu.

Zulüm Varsa Direnmek Haktır

2016’nın Kasımında ülke gündemi tutuklanan HDP’li vekiller ve gazetecilerle kaynıyor. AKP yönetememe krizini baskıyla aşmaya çalışıyor. Korku duvarları her geçen gün yükseliyor. Böyle zamanlarda imdadımıza yetişen tarih bilincine, tarihi yazanların acıya, öfkeye, sevdaya, umuda, inanca bulanmış hikâyelerine tutunuyorum.  Zafer kazananların, yenilenlerin, yeniden ayağa kalkanların ve düşenlerin ama hep dövüşenlerin hikâyelerine.

Bugün yaşamaya ve anlatmaya değer hikâyeler yaratma sırası bizde. Tarih bizi sahnesine davet ediyor. Günümüz geldi. Eğitim ve bilim emekçileri bir kıyımla karşı karşıya. Tarihin sorusu şu: Anadolu halklarının öğretmenleri, akademisyenleri işlerine, emeklerine, öğrencilerine, emekten yana olan bilime sahip çıkacaklar mı? Hapishanelerin en dehşetlisi olan korku hapishanesinin duvarlarını yıkıp “biz buradayız” diyecekler mi? “Buradayız, ekmeğimizi öyle kolay elimizden alamazsınız, teslim olmayız” diye avazları çatlayınca kadar haykıracaklar mı? Ölümüne korkarak ama korkuya teslim olmadan “gölgede savaşacaklar mı”?

Tarihin soruları cevapsız kalmaz. AKP iktidarı ördüğü korku duvarlarının arasından teslimiyet naraları atıyor. Tarihin sahnesinin ışıkları giderek daha çok ve toplu halde bizi gösteriyor. Aramızda konuşmaya, şikâyet etmeye, sahnenin orasına burasına dağılmaya, gözlerimizi yakan ışıktan kaçmaya çalıştıkça tarih sahnesinden siliniyoruz. Eğer, “biz buradayız” diye haykırmazsak “teslim olun” çağrıları kulaklarımızı sağır, üzerimizde parlayan ışık gözlerimizi kör edecek, daha çok kurban vermeye ve kurban olmaya devam edeceğiz. Ellerimiz yukarıda, ceplerimiz dışarıda terk edeceğiz tarih sahnesini. Teslim olmanın utancı ve acısıyla.

Oysa geleceğin öğretmenleri, akademisyenleri tutunacak yeni hikâyeler bekliyor. Bizim emek ve cüretle yaratacağımız hikâyeleri. Belki zaferin, belki yenilginin hikâyelerini. Ama mutlaka direnenlerin, dövüşenlerin ve teslim olmayanların hikâyelerini bekliyorlar. Tarihin sorusunu cevaplamanın tam zamanı. Direnmenin, bize ait olanları geri almak için mücadele etmenin tam sırası. Her şeye rağmen ve iyi ki.

Türkiye halklarının onurlu emekçileri, öğretmenleri, akademisyenleri,

Bu bir direniş çağrısıdır. İşimizi, iş güvencemizi, emeğimizi, hepsinden önemlisi onurumuzu koruyalım diye. Hiç unutmayalım: Zulüm varsa direnmek haktır.