16 Aralık’tan not

Direnişin 38. gününden not:

KESK’İN DAYANIŞMA ETKİNLİĞİNE İLİŞKİN DEĞERLENDİRMEMİZ
9 Aralık 2016 tarihinde KESK’in düzenlediği dayanışma etkinliğinde imza masası açtık. Salonun girişinde, pankartımızın önünde, masamızın başında Semih’le birlikte direnişimizi anlattık ve etkinliğe gelenlerden imza aldık. Masaya gelenlerin çoğunluğu direnişten haberdardı. Bir kısmı Yüksel’e gelerek imza atmışlardı. İmza atmayanlar ise KESK ve Eğitim-Sen yöneticileri oldu. Bir metre önümüzden geçen İsmail Sağdıç, Kamuran Karaca ve Şaziye Köse bırakın imza atmayı bize selam bile vermediler. Bizi görmezden geldiler. “Direnişi bıraksın” diye haber gönderen Eğitim-Sen Genel Başkanı Kamuran Karaca direnişle ilgili fikirlerini bizimle paylaşmamayı tercih etti.
Bizler de insanız. Konuşmayı, tartışmayı biliriz. İnsanların düşüncelerine önem veririz. Yapacağımız en fazla eleştirilerimizi yüzlerine söylemek, bahane üretmek yerine direnişe destek olmaları gerektiğini hatırlatmak olurdu. Ve fakat yüzümüze bile bakmadılar. KESK Eş Genel Başkanı Lami Özgen açılış konuşmasında sık sık direniş vurgusu yaptı ama direnenleri selamlamadı. KESK yöneticileri dün akşam “görmezden gelme” işini son kertesine vardırdı. Bana direnişin başından beri sendikanın tavrıyla ilgili çok sık soruldu: “Sendika bu direnişi neden sahiplenmiyor?” Bu soru, KESK yöneticilerinin, KESK’e hakim anlayışların kendilerine sorması ve gerçek cevaplarını araması gereken bir soru olarak ortada duruyor. Ben, kendimi, direniş hakkında söylenenlere karşı bir açıklama yapmaya zorunlu görüyorum.
Bir aşamadan sonra direniş KESK içerisinde tartışmalara neden oldu. Bu tartışmalarda yöneticiler, çeşitli iddialarda bulundular. Direnişe başlamadan önce sendikaya haber vermediğim, sendikaya bu eylemi dayattığım, sendika aleyhinde konuştuğum gibi iddialar sendika toplantılarında süren tartışmalardan benim duyduklarım. Kısaca, sendika ve konfederasyon eylemi desteklemek zorunda olmadıklarını, bunun kendilerine danışılarak yapılan bir eylem olmadığını ileri sürüyorlar.
Bu tartışmalara uzun uzun değinmeyeceğim. Benim sendikaya haber verip vermemem, KESK yöneticilerine danışıp danışmamam KESK’in direniş karşısındaki tutumu açısından belirleyici değil. Sendika yöneticisi olmak, faşizmle yönetilen bir ülkede hak aramak böyle bürokratik fiillere, düşüncelere hapsedilmeyecek kadar ciddi bir iştir. Devrimci olduğunu iddia eden bir sendikanın yöneticileri nerede, hangi koşulda direnen biri varsa, üyeleri olsun olmasın güçleri ölçüsünde sahip çıkmak durumundadırlar. Sendikanın dayatma dediği, bu zorunluluğun kitleler nezdinde görünür olmasının onlarda yarattığı sıkışmışlık duygusudur.
Kaldı ki, bu eylemi gözlerinin önünde örgütlediğim, çalışmasını yaptığım kendilerinin de bildiği bir gerçek. Eylemden haberleri elbette vardı; katıldığım şube toplantılarda, şube ya da temsilcilik yöneticileriyle yaptığım görüşmelerde de eylemi anlattım ve destek çağrısı yaptım. Başka biçimlere yönelik önerileri de destekledim. Daha öncesinde de akademiye ve tüm kamu emekçilerine yönelik saldırılara denk düşecek bir mücadele programı çıkarılmasını, açığa alınmış bir kamu emekçisi olarak talep ettim. Pek çok üyenin de talep ettiğine şahidim. Ama bunların hiçbiri KESK’te karşılığını bulmadı. Zaten bu bir talep meselesi değil, sendikanın sorumluluğu olan bir iş. Böyle bir talep olmasa bile sendika üyelerini mücadele etmeye ikna etmekle, teşvik etmekle, çıkarlarının direnmekte olduğunu göstermekle mükelleftir.
Ben açığa alındığımda, yüzlerce üye ihraç edilmiş, binlercesi açığa alınmıştı. KESK ve Eğitim-Sen (bir iki şube hariç) polisten izin alabildikleri ölçüde basın açıklamaları yapmaktan öteye gitmediler. Defalarca oturma eylemi, miting vs. yapacaklarını ilan edip, polis izin vermeyince bir basın açıklamasıyla durumu protesto etmekle yetindiklerini de biliyoruz. 15 Ekim eylemi KESK’in söz konusu icazetçi tarzının en net örneğidir. Bütün üyelerini Ankara’da yapılacak mitinge çağırmış, Ankara Valiliği mitingi yasaklayınca üyelerine “geri dönün” çağrısı yapmış ve durumu Yüksel’de yaptığı bir basın açıklamasıyla protesto etmiştir. Basın açıklaması ile böylesi büyük saldırıların püskürtülemeyeceğini herhalde tartışmaya gerek yok.
Ben maceracı ya da deli değilim, kahraman olmak peşinde hiç değilim. Sahip olduğum şey, tarih ve meşruiyet bilincidir. Gerçek direnişler ve direnişçiler gördüm. Çok yakından tecrübe ettiklerim oldu. Bu ülkede direnmenin, faşizme teslim olmamanın nasıl bir bedel istediğini çok iyi biliyorum. Kamu emekçilerinin mücadele tarihini biliyorum. Kamu emekçileri sendikalarının iktidarın çizdiği sınırların dışına çıkarak, fiili ve meşru mücadeleyle kurulduğunu biliyorum. Üyesi olduğum sendikanın ve onun bağlı olduğu konfederasyonun bugün ne yaptığını ve ne yapmadığını da çok iyi görüyorum. Aklımı, bilincimi, duygularımı yönlendiren bu bilgidir. Bu direniş de, benim, Semih’in ya da Acun’un şahsına mal edilmeyecek kadar kökü derinlerde yatan bir direniş geleneğinin, sendikanın bugün devraldığını iddia ettiği Ayşenur Şimşeklerin, Elmas Yalçınların bıraktığı mirasın devamcısıdır.
Şu açıklıkla bilinmelidir ki, binlerce üyesi açığa alınmış, işten atılmış, üyesi olduğum koskoca bir sendika ve konfederasyon dururken tek başıma direnmeyi ben seçmedim. Bu direniş, KESK’in yapmadıklarının sonucudur. Bu direniş, KESK’in kamu emekçilerinin haklarına yönelik saldırılar karşısında yıllardır sürdürdüğü “protestocu” ve “icazetçi” tarzın bir sonucudur.
KESK ve Eğitim-Sen yöneticileri direnişe destek olmamalarını açıklamak için bahane üretmekten vazgeçmeliler. KESK yöneticilerinin direnişle aralarına koydukları mesafe, direnme fiiliyle, direnme fikriyle aralarındaki mesafenin en görünür halidir. Direnişle aralarına koydukları mesafe kamu emekçilerinin haklarını korumakla kendi aralarına koydukları mesafenin resmidir. Bu gerçeği hiçbir bahane, hiçbir çarpıtma örtemez.
Direniş hem sol kesimden hem de bu süreçte mağdur edilmiş pek çok insandan destek gördü. İnsanlar destek olmanın çeşitli yollarını buldular, alana gelip yanımızda durmaktan fazlasını yapmak için çırpındılar. Yurt dışından televizyonlar gelip direnişin belgeselini çektiler. Ama üyesi olduğum sendika ve onun bağlı olduğu konfederasyon direnişe dair tek açıklama yapmadı. 19 kez gözaltına alındım, işkence gördüm. Diyelim ki, sendika bu şekilde hak kazanılacağına inanmıyor, direnişin yöntemini doğru bulmuyor. Peki, gözaltına alınmama da mı diyecek sözü yok? “Siz, işine sahip çıktığı için bir emekçiyi nasıl 19 kez gözaltına alırsınız?”, “Üyemizin kılına zarar veremezsiniz” de diyemiyor mu? İşkence yapamazsınız, diyemiyor mu? Bugüne kadar demedi. Yaptığı şey, direnişi neden desteklemediğine dair bahaneler üretmek oldu.
AKP iktidarının saldırısı tüm Türkiye halklarına yönelik, örgütlü ve büyük bir saldırı. KESK’in de bu saldırılara karşı dik durma zorunluluğu var. Türkiye halklarına karşı bir sorumluluğu var. Sendikaları kuran, bugün devamcısı olduğunu iddia ederek adını andığı devrimci kamu emekçilerine karşı bir sorumluluğu var. Açlıkla terbiye edilmeye çalışılan, onuru ayaklar altına alınan, işinden edilen yüzlerce üyesine karşı sorumluluğu var. Bu saldırılar karşısında bir direniş örgütlememenin, devam eden bir direnişe destek olmamamın hiçbir bahanesi olamaz.
Bu eyleme başlarken KESK yöneticilerine güvenerek yola çıkmadım. Fakat üyelerin sağduyusuna, Türkiye halklarının direnenlere sahip çıkacağına her zaman inandım. İnancım boşa çıkmadı. KESK, direnişe kurumsal olarak destek olsa da olmasa da direniş kendi hattında ilerleyecek. Ama KESK üyelerine karşı sorumluluğu yerine getirip ihraç edilen üyeleriyle birlikte direnmeyi tercih etmelidir. Bu tercihi zorunluluktan geldiğini bilerek yapmalıdır.
EMEKÇİYİZ HAKLIYIZ KAZANACAĞIZ!
NURİYE GÜLMEN @geridonecegiz
Kaynak; İhraç Edilen ve Açığa Alınan Kamu Emekcileri

Reklamlar